Yaratıcılık Nedir? Unuttuğumuz Bir Canlılık Hâli mi, yoksa?
Güncelleme tarihi: 7 gün önce
Bazen düşünüyorum; biz gerçekten yaratıcılığımızı mı kaybettik, yoksa yalnızca onun neye benzediğini mi unuttuk? Çünkü “yaratıcılık” dediğimiz kelime biraz büyük, biraz iddialı ve açıkçası biraz da korkutucu. Bu kelimeyi duyduğumuzda çoğumuzun zihninde hemen aynı şablonlar beliriyor: Bir ressam, bir müzisyen, bir yazar, bir sahne, atölye, sergi ve tabii ki o sihirli ama bir o kadar da dışlayıcı "yetenek" sözcüğü. Ve bu şablonlar zihnimizden geçerken, içimizden o çok tanıdık ses yükseliveriyor: "Ben yaratıcı biri değilim ki..."
Gerçekten öyle mi?
Hayatınızda hiç kırılmış bir günü, dağılmış bir ilişkiyi, sarıp sarmalamak istediğiniz bir evi ya da sabah yataktan kalkmak istemediğiniz halde o adımı attığınız bir anı yeniden toparlamaya çalıştığınız oldu mu? Kendi kendinize "Tamam, yeniden başlayacağım" dediğiniz o sessiz ânı hatırlayın. Belki de yaratım tam orada, hayatın en kırık dökük yerinde başlıyor. Çünkü yaratmak yalnızca bir tablo yapmak ya da bir eser ortaya koymak değildir; yaratmak, insanın hayata verdiği en sahici cevap, hayatı kendi elleriyle yeniden kurma biçimidir. Yaratıcılığı yalnızca belirli insanlara, "sanatçı ruhlu" seçilmişlere bıraktığımız anda, kendimizden çok büyük bir parçayı terk ediyoruz.
İçimizdeki Oyun Alanı ve "Gerçekçi Ol" Baskısı
Oysa küçük bir çocuk düşünün; eline verdiğiniz basit bir karton kutuyla saatlerce oynar. Bir bakarsınız o kutu kutu olmaktan çıkmış; bir gemi, bir ev, bir mağara ya da uzay mekiği olmuştur. Çocuk orada yalnızca oyun oynamıyor; dünyayı yeniden kuruyor, anlam yaratıyor, deniyor, bozuyor ve en önemlisi yanılmaktan korkmuyor.
Psikanalist Donald Winnicott, insanın en sahici hâline oyun alanında ulaştığını söyler. Büyüdükçe dünya bize yavaş yavaş başka bir şey öğretmeye başlar: Doğru yap, mantıklı ol, işe yarar ol, verimli ol, hızlı ol, başarılı ol, hata yapma, gülünç görünme ve en kötüsü... gerçekçi ol.
Ne kadar ağır bir cümle değil mi? "Gerçekçi ol."
İnsan bir noktadan sonra içindeki o geniş oyun alanını topluyor, merakını susturuyor, saçmalama hakkını elinden alıyor. Ve sonra yıllar geçip biri bize "Biraz yaratıcı ol" dediğinde, öylece kalakalıyoruz: "Nerede kaybettim ben bunu?"
Oysa yaratıcılık dediğimiz şey daracık bir beceri değil, hayatla kurduğumuz canlı bir karşılaşmadır. Bir arkadaşınız zor bir süreçten geçerken ona yaklaşmak için bulduğunuz o yeni yol, bir annenin o an uydurduğu masal, bir öğretmenin sınıfta kurduğu o farklı köprü ya da bir insanın yıllar sonra aynaya bakıp "Ben artık böyle yaşamak istemiyorum" diyerek rotasını değiştirmesi... Bunların hepsi birer yaratım anıdır. Yaratıcılık, bir durumun içinde yeni bir yol görebilme kapasitesi ve kendimizi yeniden kurabilme gücüdür.
Kaosun Ortasında "Ben Buradayım" Demek
Peki, insan neden yaratır? Bir ödül almak, başarılı görünmek ya da beğenilmek için mi? Belki bazen. Ama daha derinde, kelimelerin bittiği, acının, aşığın, kaybın ya da büyük bir özlemin kapıyı çaldığı yerde başka bir ihtiyaç vardır. Hayat bazen çok dağınık, çok belirsiz ve karmaşıktır. Yaratmak, tam da o kaosun ortasında ayağa kalkıp "Ben bu dağınıklığın içinde bir biçim kuracağım" demektir. Mağara duvarlarına ilk çizimleri çizen insan da sanat tarihi yazılsın diye yapmıyordu bunu; korkuyordu, merak ediyordu, anlamak istiyordu. İlk insanlardan beri yaratım, aslında dünyaya "Ben buradayım" deme biçimimizdi.
Bugün çoğumuz bu "burada olma" halini kaybetmiş gibiyiz. Varız ama sanki biraz silik hissediyoruz. İçimizde hareket etmek isteyen bir enerji var ama başlayamıyoruz. Ve buna hemen "motivasyon eksikliği" etiketi yapıştırıyoruz. Oysa varoluşçu düşünür Rollo May'in dediği gibi: Yaratmak cesaret ister.
Çünkü yaratmak bilinmeyene yürümektir. Kontrolü biraz bırakmaktır. Ne çıkacağını bilmeden, kırılmayı, komik görünmeyi göze alarak adım atmaktır. Ve bence en zor kısmı da şudur: İnsan yaratırken biraz kendini de gösterir. Bir fikir söylediğinizde, bir metin kaleme aldığınızda ya da içimizden bir şeyi dışarıya bıraktığınızda aslında şunu ilan etmiş olursunuz: "Ben buradayım ve söyleyecek bir sözüm var."
Bu, insanın hayatındaki en kırılgan yerlerden biridir. Görünmek, eleştirilmek, anlaşılmamak... Hepsi ürkütücüdür. Çoğu zaman durmamızın sebebi tembellik değil, tam da bu derin korkudur: "Ya yeterince iyi değilse? Ya kimse anlamazsa? Ya saçma bulunursa?"
Bilmemekten Doğan Direniş: Yavaşlık ve Belirsizlik
Yaratıcı süreç, tam da bu tıkanıklıkla yüzleştiğimiz yerde şekillenir. Bu bir özgüven meselesinden çok, kendimizle, hatayla ve bilmemezlikle kurduğumuz bir ilişki meselesidir. Çünkü yaratmak bilmekten değil, bilmemekten doğar.
Rainer Maria Rilke’nin o harika öğüdünde söylediği gibi: "Soruları yaşayın." Hemen cevap aramak, her şeyi anında çözmek yerine o belirsizliğin içinde kalabilmek... Bu çağın o zehirli hızına karşı verilebilecek en büyük direniş belki de budur. Hızlı düşün, hızlı üret, hızlı iyileş deseler de yaratım biraz yavaşlığı, biraz boşluğu ve sessizliği sever. Bazen dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yapılmıyormuş gibi görünen o uzun bekleyişler, içeride en büyük dönüşümlerin piştiği sessiz atölyelerdir.
Ve nihayetinde, bütün bunlara baktığımızda şunu görürüz: Yaratıcılığı özel kılan şey mükemmel olmak değil; kaybolsak da, uzun süre suskun kalsak da kendine yeniden dönebilmektir. Vincent van Gogh, yoksulluk ve kırılmalarla dolu hayatında o meşhur mektubunu yazarken tam da bunu söylüyordu: "Eğer içinden bir ses 'resim yapamazsın' diyorsa, yine de resim yap."
Hepimizin içinde o ses var. Ama korkuya rağmen o küçük adımı atabilmek, karanlık bir odada el yordamıyla da olsa yürümeye devam edebilmek... Belki de insan olmanın en güzel, en canlı tarafı tam olarak burada saklı.
Yorumlar