top of page

İlişkide Başlamak, Yolda Büyümek: Kendiliğin ve Dönüşümün Anatomisi

Yazarın fotoğrafı: Yesim Us
Yesim Us
18 Ağu
4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 7 gün önce

İnsan dünyaya geldiğinde ilk karşılaştığı şey nesneler değil, ilişkilerdir; henüz dil oluşmadan, düşünce örgütlenmeden ve kendilik duygusu belirginleşmeden önce dünya bir temas biçimi olarak deneyimlenir. Bir bakış, bir ses tonu, bir ritim, bir bekleyiş, bir karşılanış ya da bir yokluk aracılığıyla yaşanan bu ilk temas, insanın dünyaya ilişkin bilgisini bilişsel değil, baştan sona ilişkisel kılar. Dünya başlangıçta düşünülmez; hissedilir.

Bu ilk karşılaşmalar yalnızca çocukluk anıları olarak kalmaz; insanın "dünya ne kadar güvenilir, ne kadar yaşanabilir ve ne kadar taşınabilir?" sorularına verdiği ilk yanıtların örgütlenmesini oluşturur. Kendilik dediğimiz yapı da tam olarak bu ilişkisel zeminde filizlenir, çünkü insan kendi başına oluşan bir varlık değildir; başka bir zihnin, başka bir bedenin ve başka bir ilişkinin içinde şekillenir.

Gelişim, yalnızca ihtiyaçların karşılanması meselesi de değildir; ihtiyaçların bütünüyle karşılandığı bir yerde özneleşme gerçekleşemez, çünkü hiçbir eksiklik kalmadığında arzu da ortaya çıkmaz. Öte yandan, ihtiyaçların sürekli karşılanmadığı bir yerde de organizma kırılmaya başlar; kendiliğin gelişimi doyum ile eksiklik arasındaki o ince bölgede mümkün olur. İnsan ne mutlak yoklukta ne de kusursuz doyumda büyür; onu geliştiren şey, eksiklikle karşılaşırken bütünüyle terk edilmemiş olmasıdır.


Yeterince İyi Olan: Eksiklik ve Deneyim


Yeterince iyi olan şey kusursuzluk değildir; kişinin ihtiyaçlarını görebilen ama onun yerine yaşamayan, besleyen ama yutmayan, koruyan ama büyümeyi engellemeyen ilişkidir. Böyle bir ilişki yalnızca temel gereksinimleri karşılamakla kalmaz, aynı zamanda eksikliğin, bekleyişin ve hayal kırıklığının da taşınabilir olduğunu öğretir ve insan ancak bu sayede kendi kaynaklarına ulaşmayı öğrenir.

Gelişimin merkezinde bilginin kendisi değil deneyim vardır, çünkü insanın bildiğini sandığı birçok şey aslında yalnızca ezberlenmiştir. Zihnin taşıdığı bilgi ile varoluşun taşıdığı bilgi aynı şey değildir; birincisi gerektiğinde geri çağrılabilir bir araçken, ikincisi kişinin yaşama biçiminin kalıcı bir parçası haline gelir.

Bilmenin de katmanları vardır; bir bilgi önce öğrenilir, sonra anlaşılır, daha sonra yaşanır ve en sonunda kişinin iç örgütlenmesinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Bu son aşamada bilgi artık dışarıda duran bir nesne olmaktan çıkıp bedene, duyguya ve varoluşa yerleşmiştir; ispat edilmesi, savunulması ya da sürekli hatırlatılması gerekmez, yalnızca oradadır. Bedenlenme dediğimiz dönüşüm tam olarak budur; bedensel bir etkinlik yapmak, hareket etmek ya da bir şeyi tekrarlamak tek başına derinleşme sağlamaz. Gerçek bedenlenme, yaşanan bir deneyimin duygusal, sembolik, bilişsel ve bedensel katmanlarda bütünleşmesidir ki bu, artık kişinin bilgiyi taşıması değil, bilginin kişiyi taşımaya başlamasıdır.


Canlılık ve İçsel Huzur


Gerçek içselleştirme çoğunlukla huzurla birlikte gelir; buradaki huzur edilgen bir sakinlik ya da mutluluk değil, canlılıkla kurulan özel bir ilişki biçimidir. İnsan büyük bir kaybın ortasındayken bile son derece canlı hissedebilir ya da görünürde her şey yolundayken içsel bir ölüm yaşayabilir; çünkü canlılık enerji düzeyiyle değil organizasyon düzeyiyle, kişinin kendi içinde dağılmadan kalabilmesiyle, kendisiyle savaşmadan var olabilmesiyle ilgilidir. Canlılığın huzur olarak deneyimlendiği bu akışta, hareket ve dönüşüm de kendiliğinden mümkün hale gelir.


İlişkide Agresyonu Taşımak


Ancak insan bu noktaya tek başına gelemez, zira insan organizmasının en temel özelliklerinden biri ilişkisel olmasıdır; bazı psikolojik süreçler ancak başka bir zihnin içinde taşınarak gelişebilir. İnsan önce bir başkasının zihninde tutulur, daha sonra kendi zihninde kendisini tutmayı öğrenir ve bu nedenle yaşam boyunca belirli ilişkiler özel bir önem taşır.

Bu ilişkilerin belirleyici özelliği bilgi vermeleri değil, taşıyabilmeleridir; taşıyabilmek yalnızca sevgiyi değil, öfkeyi, kırgınlığı, utancı, kıskançlığı ve agresyonu da barındırabilmektir. Gerçek ilişki steril bir alan değildir; iki insanın bulunduğu her yerde ihtiyaç, eksiklik, hayal kırıklığı ve saldırganlık da vardır. Dönüştürücü ilişki agresyonu yok etmeye çalışmaz, onu taşır.

Agresyonun ilk dönüştüğü yer ilişkinin kendisi değil, onu taşıyan kişinin zihnidir; bir saldırıyı kişisel bir hakaret olarak almak yerine onun ardındaki ihtiyacı, kırılganlığı ve açlığı duyabilmek farklı bir ilişkisel alan yaratır. Kişi ilk kez "Öfkelendim ama terk edilmedim, hayal kırıklığı yarattım ama yok edilmedim, sınırı aştım ama ilişkiden çıkarılmadım" deneyimini burada yaşar.

Oysa erken yaşam deneyimleri bunun tersini öğretmiş pek çok insan için öfke sevgiyi kaybettirir, hata ilişkiyi bozar, ihtiyaç göstermek zayıflıktır; bu yüzden kişi ya duygularını bastırır ya da onları kontrolsüzce dışarı taşır. Gelişim agresyonun yok edilmesiyle değil dönüştürülmesiyle mümkündür ve buradaki terk etmeme kavramı sınırsız bir tolerans değil, sınır koyabilmek ama ilişkiyi bütünüyle yok etmemektir. Kişiye "Bu yaptığın kabul edilemez, ama bu nedenle seni yok etmeyeceğim" diyebilmek, yakınlıkla sınırı, özgürlükle sorumluluğu aynı anda deneyimletir.


Büyüten mi, Küçülten mi? İlişki Örüntüleri


Her ilişki bu kapasiteye sahip değildir; bazı ilişkiler dönüştürmez, yalnızca tekrar üretir; büyütmez, küçültür. Sadistik örgütlenmenin temel meselesi saldırganlık değil varlık sorunudur; kişi kendi varlığını hissedebilmek için başka bir şeyi küçültmeye ihtiyaç duyar ve buradaki ölüm fiziksel değil, bir insanın özgüvenini, yaratıcılığını, merakını, cesaretini ya da kendisine olan inancını öldürmektir.

Görünenden daha derinde işleyen bu yapı, fiziksel şiddet yerine bir bakışla, küçümsemeyle, alayla ya da sürekli değersizleştirme yoluyla var olur ve zamanla kişi kendisine yapılan şeyi kendi hakikati sanmaya başlar. Mazoşistik örüntü tam burada oluşur; kişi yalnızca acı çekmez, acıyla özdeşleşir, içine yerleştirildiği o çukuru evi sanır ve kendisine anlatılan hikâyeyi kendi sesi gibi duymaya başlar.


Yeniden Başlamak: Niyetlilik ve Dönüşüm


Fakat insanın hikâyesi burada sona ermez, çünkü insan yalnızca başına gelen şeylerden ibaret değildir. Yaşadığı her deneyim yaralar açsa da, savunmalar ve belirli ilişki örüntüleri yaratsa da, organizmanın içinde bütün bunların ötesinde işleyen niyetlilik vardır.

Niyetlilik, insanın bütünüyle belirlenmemiş olmasıdır; travma, geçmiş, biyoloji ve kişilik örgütlenmesi varlığını sürdürse de, tüm bunların arasında her zaman küçük de olsa bir seçim alanı kalır. İnsan her şeyi seçemez, ama yönünü seçebilir; terapötik çalışmanın en temel varsayımı da budur.

İnsan dönüşebilir; kolay olduğu için değil, mümkün olduğu için. Terapötik alan yalnızca geçmişi açıklayan bir yer değil, kişinin henüz yaşayamadığı ihtimalleri taşıyan bir yuvadır; terapist danışanın unuttuğu o gerçeği onun yerine hatırlar: Sen yalnızca bu değilsin.

Bu hatırlama, insanın dönüşüm kapasitesine duyulan inancın kendisidir. Ne yaşamış olursak olalım, bir sesi artık içeri almamak, bir ilişkiye sınır koymak, yaratıcı bir dürtüyü yeniden takip etmek, bir adım geri çekilmek ya da ileri gitmek suretiyle her zaman canlılığa doğru küçük bir yön değişikliği mümkündür. Çünkü insanın özü yalnızca geçmişi değildir; insanın özü, her koşulda yeniden dönüşebilme kapasitesidir.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Geri Dönüşü Yok mu?

Bazı şeylerin geri dönüşü olmadığını büyük olaylardan öğreniyoruz sanıyoruz; bir ölüm, bir ayrılık, bir göç, geri alınamayacak bir karar, terk edilen bir şehir, yıkılan bir ev… Hayatın öncesiyle sonra

 
 
 

Yorumlar


bottom of page