top of page

Geri Dönüşü Yok mu?

Yazarın fotoğrafı: Yesim Us
Yesim Us
18 Ağu
6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 7 gün önce

Bazı şeylerin geri dönüşü olmadığını büyük olaylardan öğreniyoruz sanıyoruz; bir ölüm, bir ayrılık, bir göç, geri alınamayacak bir karar, terk edilen bir şehir, yıkılan bir ev… Hayatın öncesiyle sonrasını birbirinden ayıran belirgin eşikler bunlar. Oysa geri dönüşsüzlük çoğu zaman bu kadar görkemli gelmiyor hayatımıza. Bazen bir sabah uyanıyoruz ve uzun zamandır istediğimiz şeyi artık istemediğimizi fark ediyoruz. Bir insana eskisi gibi bakamıyoruz. Bir yere ait hissetmiyoruz. Yıllardır kurduğumuz bir hayalin bize ait olup olmadığından şüphe ediyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi güne devam ediyoruz ama bir şey çoktan yer değiştirmiş oluyor. Belki geri dönüşsüzlük tam olarak budur: Olayın kendisinden çok, bir şeyi artık eskisi gibi görememek.

İnsan hayatını düşündüğümde beni en fazla ilgilendiren yer burası, çünkü hayat yalnızca başımıza gelenlerden oluşmuyor; fark ettiklerimiz de hayatımızın yönünü değiştiriyor. Bir şeyi gördükten sonra onu görmemiş olmaya dönemiyoruz. Bir ilişkide kendimizi nasıl kaybettiğimizi fark ettiğimizde, yaptığımız işin bizi tükettiğini anladığımızda, yaşadığımız şehrin hangi doğayı yok ederek büyüdüğünü gördüğümüzde ya da yıllardır peşinden gittiğimiz bir arzunun aslında bize ait olmadığını sezdiğimizde, eski yere dönmek sandığımız kadar kolay olmuyor. Bu yüzden “Geri dönüşü yok mu?” sorusu bana giderek bir son sorusundan çok, bir fark ediş sorusu gibi geliyor:


  • Neyin geri dönüşü yok?

  • Zamanın mı?

  • Verdiğimiz kararların mı?

  • Söylediğimiz sözlerin mi?

  • Yoksa artık bildiğimiz şeylerin mi?


Deneyim Tüketimi ve Modern Yaşamın Hızı


Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak’ta modern insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi iki temel varoluş biçimi üzerinden düşünür: “sahip olmak” ve “olmak”. Sahip olma yönelimi yalnızca para ya da nesnelerle ilgili değildir; insan düşüncelere, bilgiye, ilişkilere, statülere ve hatta kendi benliğine bile sahip olunacak şeylermiş gibi yaklaşabilir. “Olmak” ise canlı, ilişkisel, deneyime açık bir varoluş biçimine işaret eder. Fromm'u bugün yeniden okuduğumda, bu ayrımın yaşadığımız çağ için neredeyse daha da görünür hale geldiğini düşünüyorum, çünkü artık yalnızca nesne tüketmiyoruz. Deneyim tüketiyoruz. Mekân tüketiyoruz. Görüntü tüketiyoruz. İnsan tüketiyoruz. Kendimizin farklı versiyonlarını bile tüketiyoruz.

Bir seyahate çıkıyoruz; bazen orada bulunmaktan önce onu nasıl göstereceğimizi düşünüyoruz. Bir sergiyi geziyoruz ama eserin karşısında ne kadar kalacağımızı telefonumuzun kamerası belirleyebiliyor. Bir kitabın bizde yavaş yavaş açacağı düşünceyi beklemek yerine, altını çizeceğimiz cümleyi arıyoruz. Bir insanla karşılaşıyoruz ve kimi zaman onu tanımaya fırsat bulamadan hayatımızdaki yerini tarif ediyoruz.

Daha da tuhafı, duygularımızı da aynı hız rejimine sokmuş olmamız: Üzüldün mü? İyileş. Yoruldun mu? Kendine yatırım yap. Bir ilişkin bitti mi? Önüne bak. İşinden memnun değil misin? Kendinin daha iyi bir versiyonunu yarat. Bir şey yolunda gitmiyorsa değiştir, dönüştür, optimize et, yeniden başla. Modern insanın trajedilerinden biri belki de tam burada gizli: Yaşamaya çalışırken sürekli kendisini yönetmek zorunda kalması.

Arlie Russell Hochschild'ın yıllar önce “duygusal emek” kavramıyla tarif ettiği şey başlangıçta özellikle çalışma yaşamına ilişkindi; insanların yalnızca yaptıkları işi değil, o işi yaparken göstermeleri gereken duyguyu da üretmeleri bekleniyordu: gülümsemek, sakin kalmak, öfkeyi bastırmak, karşıdakine belirli bir duygusal deneyim sunmak. Hochschild bunun kişinin hissettiğiyle hissetmesi ya da göstermesi beklenen arasındaki mesafeyi yönetmek anlamına geldiğini gösterdi. Bugün bu yönetim işyerinden taşıp gündelik hayatın neredeyse tamamına yayılmış durumda: İyi görünmek, iyi hissetmek, iyi bir ilişkiye sahip olmak, üretken olmak, kendini gerçekleştirmek ve bütün bunları mümkünse başkalarının görebileceği biçimde yapmak. Böyle bakınca insan ister istemez soruyor: Yaşamakla, yaşadığımız hayatın performansını sergilemek arasındaki sınır nerede başlıyor?


Zalim İyimserlik ve Bizi Taşımayan İdealler


Kişisel olduğunu düşündüğümüz şeylerin ne kadarının gerçekten yalnızca kişisel olduğu da başka bir mesele. Bir sabah aynaya bakıp yaşlanmaktan neden korkuyoruz? Başarısızlık dediğimiz şeyi kim tarif etti? Neden bazı yaşlarda bazı şeyleri çoktan yapmış olmamız gerektiğine inanıyoruz? Evlenmek, çocuk sahibi olmak, kariyer yapmak, bir eve sahip olmak, üretken olmak, mutlu olmak… Bunların hangisi bizim arzumuz, hangisi bize iyi bir hayatın görüntüsü olarak miras kaldı?

Lauren Berlant'ın “zalim iyimserlik” kavramı tam da bu noktada rahatsız edici bir açıklık yaratıyor; insanın iyi bir hayata ulaştıracağına inandığı bir şeye bağlanmasının, kimi zaman tam tersine onun gelişmesinin önünde bir engele dönüşebileceğini söyler. Güvenceli iş, yükselme, kalıcı ilişki, toplumsal kabul, “doğru” yaşam… Bizi taşıyacağına inandığımız bazı idealler, artık taşımadıkları halde onlardan kopamadığımız yapılara dönüşebilir.

Belki bazı geri dönüşü olmayan anlar tam da böyle başlıyor: Bir şey kaybettiğimizde değil, bir şeyin artık bizi taşımadığını fark ettiğimizde. Uzun süredir istediğimiz bir hayatın içinde kendimizi bulamadığımızda. Sevdiğimizi sandığımız bir insanın yanında giderek küçüldüğümüzde. Büyük bir sahne yaşanmıyor belki; kimse kapıyı çarpmıyor, müzik yükselmiyor. İnsan bazen yalnızca mutfakta kahvesini içerken düşünüyor: Ben bunu daha ne kadar sürdürebilirim? Ve bazen bütün bir hayat o sessiz cümlenin ardından değişiyor.


Yaratıcılık: Olanı Değil, İlişkinin Biçimini Değiştirmek


Burada sanatın alanına girmek istiyorum, ama acıyı romantikleştirmeden. Çünkü sanat tarihinde acı çeken sanatçı figürünü fazlasıyla romantikleştirdik; sanki kırılmak yaratmanın ön koşuluymuş gibi. Değil. Acı insanı otomatik olarak derinleştirmez; kayıp kendiliğinden bilgelik üretmez, travma da insana verilmiş gizli bir armağan değildir. Ama insanın başına gelenle nasıl bir ilişki kurduğu başka bir meseledir.

Frida Kahlo'nun geçirdiği ağır kazadan sonra bedeni eski haline dönmedi; onun resimlerine yalnızca “acının sanatı” olarak bakmak bu nedenle eksik kalıyor. Kahlo'nun yaptığı şey, değişmiş bedeniyle dünyada bulunmanın yeni bir görsel dilini kurmaktı; bedeni artık yalnızca başına bir şey gelmiş beden değil, bakan, temsil edilen ve kendisini temsil eden bir özneye dönüşüyordu.

Yaratıcılık tam da burada başlıyor: Olanı ortadan kaldırmakta değil, onunla kurduğumuz ilişkinin biçimini değiştirebilmekte. Winnicott'ın yaratıcılığı yalnızca sanatsal üretime indirgememesi bu yüzden önemli; oyun, yaratıcılık ve kendilik arasında kurduğu ilişki, yaratıcı yaşamı insanın dünyayla canlı bir ilişki sürdürebilme kapasitesine kadar genişletir. Oyun alanı, iç gerçeklikle dış dünyanın birbirini yok etmeden karşılaşabildiği bir ara bölgedir. Bu açıdan yaratıcılık yalnızca resim yapmak değildir; bir hayatı başka türlü düzenlemek, bir ilişki biçimini değiştirmek, yıllardır söylenmeyen bir şeyi söylemek, bir sınır koymak, bir yere yeniden köklenmek, kırk yaşında dans etmeye başlamak ya da yetmişinde “Ben aslında başka bir hayat istiyordum” diyebilmektir.


Farkındalık ve Başlatabilme Cesareti


“Geri dönüşü yok” dediğimizde dil bizi hemen kayba götürüyor. Oysa düşündükçe başka bir şey fark ediyorum: Sevmenin de geri dönüşü yok. Bir insanı gerçekten tanıdıktan sonra ondan önceki halimize dönemiyoruz. Bir kitap bazen dünyayı bir kez yerinden oynatıyor ve sonra eski yerine koyamıyoruz. Virginia Woolf'un edebiyatında beni etkileyen şeylerden biri de gündelik olanın içindeki bu büyük hareket; bir yürüyüş, bir oda, yemek masasındaki bir an, pencereden görünen ışık… Görünüşte hiçbir şey olmuyorken insanın iç dünyasında zaman, hafıza ve benlik yer değiştiriyor. Belki yaşamın büyük kısmı büyük kırılmalarda değil, kim olduğumuzu yavaşça değiştiren küçük kaymalarda gerçekleşiyor.


Bana kalırsa çağımızın en önemli geri dönüşsüzlüklerinden biri de farkındalık. Bir şeyi gerçekten gördükten sonra görmemiş gibi yapmak giderek zorlaşıyor; tükettiğimiz bir ürünün hangi emek koşullarından geçtiğini, bir şehrin büyürken neyi yok ettiğini, bir başkasının deneyimini ya da kendi ailemizden taşıdığımız bir davranışın bizde nasıl tekrarlandığını fark ettiğimizde bilmek her zaman huzur getirmiyor. Bazen tam tersine huzurumuzu kaçırıyor, ama dönüşüm de biraz bu huzursuzluktan doğuyor.

Joseph Beuys'un “sosyal heykel” düşüncesi, yaratıcı kapasiteyi toplumsal dünyayı biçimlendirme yetisine doğru genişletir; insan yalnızca sanat nesnesi üretmez, düşüncesiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerle ortak dünyanın biçimine katılır. Böyle düşününce sanat ile hayat arasındaki sınır bulanıklaşıyor: Bir şeyi reddetmek, bir araya gelmek, bakım vermek, susmamak ya da bazen susmayı seçmek... Bunların hepsi dünyada küçük biçim değişiklikleri yaratıyor.

“Geri dönüşü yok mu?” sorusunun beni en fazla şaşırtan teorik karşılığını Hannah Arendt'te buluyorum. Arendt insan eyleminin iki temel sorunundan söz eder: öngörülemezlik ve geri döndürülemezlik. Bir kez eylediğimizde, eylem başkalarının eylemleriyle birleşir ve sonuçlarını bütünüyle kontrol edemeyeceğimiz bir ağa girer. Söz söylenmiştir, eylem dünyaya karışmıştır. Geri sarma tuşu yoktur.

Ama Arendt tam burada durmaz; eylemin geri döndürülemezliğinin karşısına bağışlama, geleceğin öngörülemezliğinin karşısına ise söz verme kapasitesini koyar. Daha da önemlisi, insanın “başlatabilme” yetisini özgürlüğün merkezine yerleştirir. Onun “doğumluluk” düşüncesinde her insan dünyaya yeni bir başlangıç yapabilme kapasitesiyle gelir. Bu düşünce “geri dönüş” meselesini başka bir yere taşıyor: Belki mesele geri dönebilmek değil, başlatabilmektir.

Geçmişi değiştiremeyiz ama geçmişten sonra ne yapacağımız henüz bütünüyle belirlenmiş değildir. Söylenen sözü geri alamayabiliriz ama onun ardından başka bir ilişki kurabiliriz; kaybettiğimiz şeyi getiremeyiz ama kaybın hayatımızdaki yerini değiştirebiliriz.

Umut burada artık iyimserlik değildir; “her şey düzelecek” demek hiç değildir. Bazen düzelmeyecektir, bazı şeyler onarılamaz, bazı kayıplar kalır. Ama geleceğin bütünüyle yazılmış olmadığı gerçeği de kalır. Bir seramik parçası kırıldığında onu eski haline getirmeyiz; birleştiririz ve kırığın izi oradadır, malzeme artık bir kırılmanın bilgisini taşır. İnsan da, ilişkiler de biraz böyledir. Geri dönüşsüzlüğü yalnızca felaket olarak düşündüğümüzde gözümüz sürekli geride kalıyor; eski bedeni, eski ilişkiyi, eski bizi geri istiyoruz. Oysa asıl soru neye geri dönmeye çalışmaktan ziyade, oranın gerçekten hâlâ var olup olmadığıdır.

Fromm'un “olmak” fikrine dönersek; yaşamak, geçmişteki bir benliği muhafaza etmekten çok daha hareketli bir şeydir. Olmak, tamamlanmış bir kimliğe sahip olmak değil, dünya ve başkalarıyla canlı bir ilişki içinde kalabilmektir. Belki bu yüzden bazı şeyleri bırakmak kaybetmek değil, artık oraya sığmamaktır. Hayatın geri dönüşsüzlüğü bir tehdit değil, zamanın temel koşuludur. Bunun içinde yapılabilecek şey geçmişi dondurmak ya da her şeyi “kişisel gelişim” malzemesine dönüştürmek değil; olanı görebilmek, yasını tutabilmek, bize ait olmayanı ayırt edebilmek, hâlâ canlı olanı fark etmek ve mümkün olduğunda yeniden yaratmaktır.

Geri dönüşün mümkün olmadığı yerde bile hareketin hâlâ mümkün olduğunu bilmek, belki de bu hayatın en sessiz, en inatçı başlangıcıdır.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page