Persona (1966): Maskeler, Sessizlik ve Gölge
Güncelleme tarihi: 4 gün önce
Ingmar Bergman’ın Persona filmi üzerine Jung’un persona ve gölge kavramları üzerinden bir okuma
İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın 1966 yılında çektiği Persona, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi, başkalarına gösterdiği yüzü ve sakladığı yanlarını sorgulayan, sinema tarihinin dikkat çekici psikolojik dramlarından biridir. Başrollerini Bibi Andersson ve Liv Ullmann’ın paylaştığı film, klasik bir anlatının sınırlarını aşarak izleyiciyi gerçek ile kurgu, benlik ile öteki ve konuşmak ile susmak arasındaki belirsiz alanda dolaştırır.
Bergman, iki kadın karakter üzerinden yalnızca bir ruhsal çözülüşü değil, insanın kendi gerçekliğiyle karşılaşmaktan kaçınma biçimlerini de ele alır. Film boyunca giderek belirsizleşen karakter sınırları, izleyiciyi şu soruyla baş başa bırakır: Kendimiz olarak yaşadığımızı düşündüğümüz hayatın ne kadarı bize, ne kadarı başkalarına göstermek istediğimiz kişiye aittir?
Elisabeth Vogler: Sessizliği seçmek
Filmin merkezinde, Elektra oyununu sahnelerken aniden susan ve çevresiyle iletişimini kesen ünlü tiyatro oyuncusu Elisabeth Vogler vardır. Fiziksel açıdan konuşmasına engel bir durum bulunmadığı hâlde Elisabeth konuşmayı reddeder. Bu sessizlik, filmin ilerleyen bölümlerinde yalnızca bir belirti olmaktan çıkar; karakterin dünyayla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşir.
Elisabeth’in bakımıyla görevlendirilen genç hemşire Alma, başlangıçta onun sessizliğini anlamaya çalışır. Daha sonra iki kadın, doktorun deniz kıyısındaki yazlık evinde baş başa kalır. Elisabeth konuşmazken Alma anlatır. Başlangıçta mesleki bir bakım ilişkisi içinde görünen bu yakınlık, zamanla Alma’nın en mahrem yaşantılarını, arzularını, pişmanlıklarını ve suçluluk duygularını açığa çıkardığı bir karşılaşmaya dönüşür.
Elisabeth dinler, gözlemler ve çoğu zaman karşılık vermez. Alma ise anlattıklarının karşısında nasıl bir bakışla karşılaştığını giderek daha fazla önemsemeye başlar. Bir süre sonra rollerin sınırları belirsizleşir. Bakım veren ile bakılan, konuşan ile susan, gözlemleyen ile gözlemlenen arasındaki ayrım sarsılır.
Bu noktada sessizlik, basitçe konuşmamanın ötesinde bir anlam kazanır. Elisabeth’in susması bir yandan onu açıklama yapmaktan, toplumsal beklentilere cevap vermekten ve yeni roller üstlenmekten uzaklaştırırken diğer yandan Alma üzerinde güçlü bir etki yaratır. Söylenmeyenler, söylenenler kadar belirleyici hâle gelir.
Persona: Başkalarına gösterdiğimiz yüz
Filmin adı olan Persona, Carl Gustav Jung’un analitik psikoloji yaklaşımıyla birlikte düşünüldüğünde ayrı bir anlam katmanı kazanır. Jung’un kullandığı persona kavramı, bireyin toplumsal dünyada ilişki kurarken geliştirdiği yüzü, başka bir deyişle çevresine sunduğu kimliği ifade eder.
Hepimiz farklı ilişkiler içinde farklı yönlerimizi öne çıkarırız. İş yerinde, aile içinde, arkadaşlarımızla veya kamusal alanda kendimizi aynı biçimde ifade etmeyebiliriz. Bu durum tek başına bir sahtelik göstergesi değildir. Toplumsal roller, ilişkilerimizin doğal bir parçasıdır. Sorun, sunduğumuz yüzün zamanla kim olduğumuzun tamamı hâline gelmesiyle ortaya çıkar.
Kişi, başkalarının kendisinden beklediği kimlikle aşırı ölçüde özdeşleştiğinde, kendi ihtiyaçlarına, çelişkilerine ve kabul etmekte zorlandığı yönlerine yabancılaşabilir. Böylece dışarıya gösterdiği kişi ile içeride deneyimlediği benlik arasındaki mesafe büyür.
Elisabeth’in bir oyuncu olması bu açıdan anlamlıdır. Oyunculuk, başka kimliklere bürünmeyi ve farklı karakterleri canlandırmayı gerektirir. Ancak filmdeki çatışma yalnızca bir oyuncunun rol yapması değildir. Elisabeth’in kendi yaşamında da bir rolün içine sıkışıp sıkışmadığı sorusu gündeme gelir.
Sahnedeki rol ile toplumsal rol, annelik kimliği ile bireysel arzular, dışarıya gösterilen yüz ile içeride yaşananlar arasında gerilim oluşur. Elisabeth’in sessizliği, bu gerilimin bir ifadesi olarak okunabilir. Konuşmayı bırakarak başkalarının kendisinden beklediği performansı durdurmaya çalışıyor olabilir. Fakat sessiz kalmak, insanı kendisiyle yüzleşmekten bütünüyle kurtarmaz.
Film burada önemli bir ikilik kurar: Bir insan, kendisine dayatılan rolleri reddederek özgürleşebilir mi, yoksa bu rollerden kaçarken başka bir maskenin arkasına mı saklanır?
Gölge: Kendimizde görmek istemediğimiz yanlar
Jung’un gölge kavramı, persona ile birlikte düşünüldüğünde filmin karakterlerini okumak için verimli bir çerçeve sunar. Gölge, kişinin benlik algısıyla uyuşmadığı için kabul etmekte, tanımakta veya başkalarına göstermekle zorlandığı özellikleri ve eğilimleri kapsar.
Bu yanlarımız her zaman kötü, tehlikeli ya da karanlık değildir. Kıskançlık, öfke, bencillik veya saldırganlık kadar; bastırılmış yaratıcılık, canlılık, özgürlük arzusu ve kendiliğindenlik de kişinin gölgede bıraktığı yönler arasında bulunabilir. Gölgeyle ilişki kurmak, bu özellikleri koşulsuzca eyleme geçirmek değil, onların varlığını tanımak ve kendimize dair anlayışımızı genişletmektir.
Persona filminde Elisabeth’in dışarıya sunduğu kimlikle iç dünyasında yaşadığı çatışma, bu kavram üzerinden ele alınabilir. Özellikle anneliğiyle ve çocuğuyla ilişkisi üzerinden ortaya çıkan gerilim, toplumsal olarak kabul gören kimliklerle kişinin kendi arzuları arasındaki çatışmayı görünür kılar.
Elisabeth’in annelik rolüyle kurduğu ilişki, onun yalnızca başkalarının beklentileriyle değil, kendi benlik algısıyla da mücadele ettiğini düşündürür. Film, anneliği kendiliğinden ve koşulsuz bir sevgi alanı olarak idealize etmek yerine, bu kimliğin içinde bulunabilecek çelişkileri de açığa çıkarır.
Bu nedenle Elisabeth’in sessizliğini yalnızca bir kaçış olarak yorumlamak eksik kalabilir. Sessizlik, kendini koruma çabası, toplumsal beklentilere karşı bir direnç veya kişinin kendi içindeki çatışmalarla baş edememesinin ifadesi olarak farklı anlamlar taşıyabilir. Bergman bu ihtimallerden birini kesin biçimde seçmek yerine, izleyiciyi belirsizliğin içinde tutar.
Alma ve Elisabeth: Birbirine tutulan aynalar
Alma ile Elisabeth arasındaki ilişki, filmin en çarpıcı yönlerinden biridir. Elisabeth’in sessizliği Alma’yı konuşmaya iterken Alma’nın anlattıkları da Elisabeth’in sessizliğini anlamlandırmaya çalıştığımız alanı genişletir.
Alma başlangıçta Elisabeth’e hayranlık duyar ve onunla bir yakınlık kurduğunu düşünür. Kendi yaşamına dair mahrem deneyimlerini anlatırken karşısındaki kişinin onu yargılamadan dinlediğine inanır. Ancak Elisabeth’in Alma hakkındaki gözlemlerini içeren mektubun ortaya çıkmasıyla bu ilişkinin niteliği sarsılır.
Alma, kendisini anlayan ve kabul eden biriyle yakınlaştığını düşünürken aynı zamanda gözlemlenen, değerlendirilen ve hakkında konuşulan bir kişi olduğunu fark eder. Hayranlık, kırgınlığa; yakınlık duygusu, öfke ve saldırganlığa dönüşür.
Bu kırılma, iki karakterin birbirine ayna tuttuğu bir karşılaşmayı açığa çıkarır. Alma, Elisabeth’te kendisine ait olabilecek yönlerle karşılaşır; Elisabeth ise Alma’nın açıkça dile getirdiği yaşantılar ve duygular aracılığıyla kendi çatışmalarının görünür hâle gelmesi ihtimaliyle karşı karşıya kalır.
Ancak bu aynalanma, iki kadının aynı kişi olduğu ya da aralarındaki sınırların bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine film, bir başkasına duyulan hayranlığın özdeşleşmeye nasıl dönüşebildiğini ve özdeşleşmenin kişinin kendi gerçekliğini yitirmesine nasıl yol açabileceğini sorgular.
Alma’nın Elisabeth’e benzemek istemesi ile ondan farklı olduğunu fark etmesi arasındaki gerilim, ilişkinin belirleyici noktalarından biridir. Karşısındaki kişiyi anlamaya çalışırken kendi kimliğini de sorgulamaya başlar. Bu süreçte Alma yalnızca Elisabeth’i değil, kendisini de görür; fakat gördükleri her zaman kabullenebileceği şeyler değildir.
Filmin iki kadın yüzünün birleştiği ünlü görüntüsü, bu sınır belirsizliğini görsel olarak yoğunlaştırır. Kimin yüzüne baktığımız, hangi özelliklerin kime ait olduğu ve iki karakter arasındaki ayrımın nerede başladığı soruları bir görüntünün içinde toplanır. Bergman’ın insan yüzüne verdiği önem, burada yalnızca fiziksel bir yakınlık olarak değil, kimliğin ve ötekilik deneyiminin sorgulanması olarak da okunabilir.
Gerçeklik, suçluluk ve yabancılaşma
Filmin önemli çatışmalarından biri, kişinin kendisi hakkında bildikleriyle kendisi olarak yaşamaya devam edebilmesi arasındaki mesafedir. Elisabeth’in suskunluğu, bir bakıma bu mesafeyi görünür kılar. Konuşmak, kendini açıklamak ve başkalarıyla ilişki kurmak anlamına gelir; ancak aynı zamanda kişinin kendi çelişkilerini dile getirmesini de gerektirebilir.
Filmdeki savaş ve şiddet görüntüleri de bu açıdan önemlidir. Elisabeth’in televizyonda gördüğü şiddete verdiği tepki, onun dış dünyayla kurduğu ilişkinin bütünüyle kopmadığını gösterir. Konuşmayı reddeden karakter, karşılaştığı gerçeklik karşısında sessiz kalamaz; görüntüler, onun savunmalarını sarsan bir karşılaşmaya dönüşür.
Burada film, bireysel çatışmalar ile dış dünyanın gerçekliği arasında bir bağ kurar. İnsan kendi iç dünyasına çekilerek olup bitenlerden uzaklaşmaya çalışabilir. Fakat dış dünyanın şiddeti, başkalarının varlığı ve kendi yaşamının sonuçları bu içe kapanmayı sürekli kesintiye uğratır.
Elisabeth’in çocuğuyla ilişkisi ve annelik deneyimi de bastırılmış duyguların ve suçlulukla ilişkili çatışmaların merkezinde yer alır. Film bu deneyimi kolayca çözülebilecek bir psikolojik açıklamaya indirgemez. Bunun yerine, toplumsal olarak beklenen bir kimlikle kişinin kendi duygusal gerçekliği arasındaki uçurumu açığa çıkarır.
Alma da kendi geçmişi ve yaşantılarıyla yüzleşir. Elisabeth’in karşısında anlattıkları, başlangıçta bir yakınlık kurma biçimiyken giderek kendi benlik algısını sarsan bir sürece dönüşür. Böylece iki karakterin karşılaşması, birinin diğerini çözümlediği tek yönlü bir ilişki olmaktan çıkar. Her ikisi de diğerinin varlığında kendisine dair rahatsız edici bir şeyle karşılaşır.
Sessizlik özgürlük müdür, başka bir maske mi?
Persona filminin temel gerilimlerinden biri, susmanın anlamı üzerinde yoğunlaşır. Elisabeth konuşmayı bırakarak yalan söylemekten, kendini açıklamak zorunda kalmaktan ve toplumsal rollerini sürdürmekten uzaklaşmaya çalışıyor olabilir. Ancak sessizlik, kişinin gerçekliğiyle kurduğu ilişkiyi kendiliğinden dönüştürmez.
Konuşmamak, bazen kişinin kendisini koruma biçimidir. Bazen bir itiraz, bazen bir geri çekilme, bazen de söze dökülemeyen bir çatışmanın ifadesidir. Fakat sessizlik, kişinin kendisiyle yüzleşmesini ertelediği bir alana da dönüşebilir.
Filmin sonlarına doğru Alma’nın Elisabeth’in etkisinden uzaklaşmaya çalışması ve Elisabeth’in kendi yaşamına geri dönmesi, iki karakterin ilişkisini kesin bir çözüme ulaştırmaz. Alma’nın yaşadıkları, kendi kimliğini yeniden kurma çabası olarak okunabilir. Elisabeth’in geri çekilişi ise sessizliğinin altında yatan çatışmaların ortadan kalktığını göstermez.
Bergman izleyiciye rahatlatıcı bir sonuç sunmaz. Karakterlerin ne ölçüde değiştiği, birbirlerinden ne öğrendikleri ve kendi gerçeklikleriyle nasıl bir ilişki kuracakları soruları açıkta kalır. Belki de filmin gücü tam olarak buradadır: İnsan ruhunun çelişkilerini açıklayıp kapatmak yerine, onları görmemizi sağlar.
Kendimizle karşılaşmanın güçlüğü
Jung’un persona ve gölge kavramları, Persona filmini anlamak için kullanılabilecek yorum araçlarından biridir. Ancak filmi yalnızca bu kavramlarla açıklamak, Bergman’ın sinemasındaki belirsizliği ve çok katmanlılığı daraltabilir. Film aynı zamanda kimlik, annelik, suçluluk, yakınlık, güç, bakış ve varoluşsal yabancılaşma üzerine düşünmeye davet eder.
Elisabeth ile Alma arasındaki karşılaşma, kendimizi başkalarının bakışında nasıl kurduğumuzu ve bir başkasını anlamaya çalışırken kendi iç dünyamızla nasıl karşılaşabildiğimizi gösterir. Bazen karşımızdaki kişiye duyduğumuz hayranlık, kendimizde görmek istediğimiz özelliklerle ilgilidir. Bazen de başkasında rahatsız olduğumuz bir şey, kendi içimizde tanımakta zorlandığımız bir yönümüze dokunur.
Bu karşılaşmalar her zaman bir bütünleşme ya da özgürleşme ile sonuçlanmaz. Kendimiz hakkında yeni bir şey fark etmek, onu hemen kabul edebileceğimiz anlamına gelmez. Bazen farkındalık, öncelikle savunmalarımızı sarsar ve daha önce emin olduğumuz kimlikleri sorgulamamıza neden olur.
Persona, insanın kendisine yabancılaşmasını yalnızca toplumsal rollerin sonucu olarak değil, kendi içindeki çelişkilerle kurduğu ilişki üzerinden de düşünmeye çağırır. Başkalarına gösterdiğimiz yüz ile içimizde yaşadığımız kişi arasındaki mesafe, yalnızca sakladıklarımızla değil, kendimiz hakkında inanmayı seçtiklerimizle de ilgilidir.
Belki de filmin geride bıraktığı en önemli soru şudur: Kendimizi gerçekten tanımak mı istiyoruz, yoksa kendimiz hakkında inanmayı seçtiğimiz hikâyeyi korumak mı?
Üzerine düşünmek için
Başkalarına gösterdiğimiz yüz ile kendimiz olarak deneyimlediğimiz kişi arasında nasıl bir ilişki var?
Toplumsal rollerimiz hangi yönlerimizi görünür kılıyor, hangi yönlerimizi geri planda bırakıyor?
Sessizlik her zaman bir kaçış mıdır, yoksa bazen bir direnme biçimi olabilir mi?
Bir başkasının bakışı, kendimiz hakkında bildiklerimizi nasıl değiştirebilir?
Kendimizde kabul etmekte zorlandığımız özelliklerle karşılaştığımızda ne yapıyoruz?
Kendi gerçekliğimizle karşılaşmak ile kendimiz hakkında kurduğumuz hikâyeyi korumak arasında nasıl bir seçim yapıyoruz?
Bergman’ın Persona filmi, bu sorulara kesin yanıtlar vermekten çok, onları zihnimizde ve duygularımızda canlı tutar. Belki de bazı filmler, bize ne düşüneceğimizi söylemekten ziyade, kendimize sormaktan kaçındığımız soruları görünür kıldıkları için önemlidir.

Yorumlar